Hazır Anayasa yeniden yazılıyorken, "Şirket" olma seçeneğini atlamamak lazım. Zaten Başbakanımız "Türkiye'yi pazarlamak benim görevimdir" dememiş miydi? Hazır Başkanlık sistemi de konuşuluyorken şirket olup, Beyefendi'yi de Yönetim Kurulu Başkanı yapıverelim. Hem parti tüzüğündeki "3 kez seçilen bir daha seçime giremez" kuralını bozmamış oluruz hem de Anayasa tüzzükten önemli değil ya!
-Mesela arsamızı yabancıya mı satacağız? Yasa 2 hektardan
fazlasını satamazsın demeyecek, "istersek 30 hektar satarız kardeşim,
mal bizim değil mi" diyeceğiz, bitecek.
-Mesela İstanbul Boğazını mı satacağız? Vereceğiz "Sahibinden
Satılık Galataport" ilanı, Arap Şeyhi, bol bulduğundan sürecek şirket kasamıza, yapacağız noterden satışı.. olsun bitsin.
-Mesela personel (memur neymiş) %16 zam mı istiyor? Vereceğiz %3 olmadı 3,5.. İster çalışsın, ister anasını da alıp gitsin başka ülkede üçbuçuk atıp çalışsın.. bize ne?
-Mesela ucuz işçi mi bulamıyoruz? Eğitimi 4+4+4 yapacağız, çocukların %50'si ilkokuldan sonra çalışacak, yan gelip yatmayacak. Şirket, yan gelip yatma yeri değildir.
-Mesela Tiyatrolar kâr etmiyor mu? İşletmeyiz kardeşim biz, kâr etmezse satacağız gitsin. Oyunsa, biz kralını oynarız!.
-Mesela Özel hastaneler ucuza doktor çalıştıramıyor mu? Doktoru tek yerde çalışmaya mecbur kılacağız, ithal doktor getirteceğiz, kimse "gık"diyemeyecek.
-Mesela özgürlük mü istediler? Göndereceğiz Silivri tesislerine; "buyur, burda istemediğin kadar özgürsün" diyeceğiz.
-Mesela Roboski (Uludere)'de 34 kişi mi öldü(rüldü)? Vereceğiz
tazminatlarını, düşeceğiz şirket hesabından, defter kapanacak. Kimse vıdı vıdı edemeyecek!
Bunları parlamenter demokrasinin olduğu bir ülkede yaptığını düşünsene; isyan çıkar, devrim olur.
Mesela halk; "Artık yeter!." mi dedi; vereceğiz artık'ları, yetecek!.
22 Mayıs 2012 Salı
20 Mayıs 2012 Pazar
büyüyünce ne olacağımı evde unuttum!.
Çocukken "büyüyünce ne olacaksın?" diye sordularsa, (sormadıkları tek çocuk değilsem) cevabımı hatırlamıyor olmam; çocukluğumun çok geride kalmasından mı, yoksa 'o zamanki çocuğun' hayallerini gerçekleştiremediğim için o çocuğun intikamı mı bilmiyorum. Bildiğim şey, insanlar büyüdükçe hayalleri küçülüyor ve en nihayetinde "gerçek budur" diye dayatılan sınırlara yerleşiyor.
3 yaşındayken "aydede" olabilirsin, 7 yaşına geldiğinde astronot, 12 yaşında en iyi ihtimal pilot, 18'ine geldiğinde anca ÖSS veya YGS'de (veya o anda hangi 3 harfle kısaltılmışsa) kaç puan alacağının hesabını yaparsın. Çünkü artık sistem; gerekliliklerin, isteklerinden daha önemli(!) olduğunu enjekte etmiştir.
Elde etmek istediğin iyi ev, iyi araba, çok para.. hatta iyi eş, donanımlı çocuk, sağlam eş-dost vs.. için puan hesabı yapman, "hayatını kazanmaya" bakman gerekir. Çünkü hayat; satın alınabilecek pahalı metalardır, hayallerle uğraşamaz. Önemli olan "başarılı" olman saygın bir mesleğinin olması ve insanların sana değer vermesidir. "Değer vermek" dedikleri "paha biçmek" aslında; ancak çok para kazanıyorsan, makam-mevki sahibiysen bu değeri elde edebilirsin.
Maçı kazanırsın, yarışmayı kazanırsın, sınavları kazanırsın, puanları kazanırsın, kızı elde edersin, işi elde edersin, araba alırsın, ev alırsın, kat-yat alırsın... hayatı kazanırsın. Taa ki "o çocuğun" hayal ettiği 'hayatı kaybedene' kadar, öğrettikleri her şeyi kazanırsın.
Hayatı yaşamak yerine hayatı kazanmak düsturu, bünyeye o kadar yerleşir ki, kazanmadığın hiçbir şeyi yaşamış saymazsın
Ben hayatı kazandım ama büyüyünce ne olacağımı da unuttum; şimdi akşamın bir körü, o küçük çocuğun hayallerini hatırlamaya çalışıyorum. Kazandıklarımı geri versem, kaybettiklerimi alabilir miyim?
Hala "büyüyünce ne olacaksın?" diye soruyorlarsa; 'büyümek, küçükken ne olduğunu unutmak'tan başka bir şey değil.
3 yaşındayken "aydede" olabilirsin, 7 yaşına geldiğinde astronot, 12 yaşında en iyi ihtimal pilot, 18'ine geldiğinde anca ÖSS veya YGS'de (veya o anda hangi 3 harfle kısaltılmışsa) kaç puan alacağının hesabını yaparsın. Çünkü artık sistem; gerekliliklerin, isteklerinden daha önemli(!) olduğunu enjekte etmiştir.
Elde etmek istediğin iyi ev, iyi araba, çok para.. hatta iyi eş, donanımlı çocuk, sağlam eş-dost vs.. için puan hesabı yapman, "hayatını kazanmaya" bakman gerekir. Çünkü hayat; satın alınabilecek pahalı metalardır, hayallerle uğraşamaz. Önemli olan "başarılı" olman saygın bir mesleğinin olması ve insanların sana değer vermesidir. "Değer vermek" dedikleri "paha biçmek" aslında; ancak çok para kazanıyorsan, makam-mevki sahibiysen bu değeri elde edebilirsin.
Maçı kazanırsın, yarışmayı kazanırsın, sınavları kazanırsın, puanları kazanırsın, kızı elde edersin, işi elde edersin, araba alırsın, ev alırsın, kat-yat alırsın... hayatı kazanırsın. Taa ki "o çocuğun" hayal ettiği 'hayatı kaybedene' kadar, öğrettikleri her şeyi kazanırsın.
Hayatı yaşamak yerine hayatı kazanmak düsturu, bünyeye o kadar yerleşir ki, kazanmadığın hiçbir şeyi yaşamış saymazsın
Ben hayatı kazandım ama büyüyünce ne olacağımı da unuttum; şimdi akşamın bir körü, o küçük çocuğun hayallerini hatırlamaya çalışıyorum. Kazandıklarımı geri versem, kaybettiklerimi alabilir miyim?
Hala "büyüyünce ne olacaksın?" diye soruyorlarsa; 'büyümek, küçükken ne olduğunu unutmak'tan başka bir şey değil.
18 Mayıs 2012 Cuma
herkes gider mersin'e, ben giderim tersine
Bir süredir (artık ne kadar süreyse, bakmaya üşendim) Twitter'da @MuzoChe olarak 140 karakterle 'diyeceklerimi' yazıya döküyorum ama baktım "yoğarkadaş böyle olmuyor" dükkanı kapattım. Amma velakin bünye alışmış "illa yazacak" ya, kendimi burada buluverdim.
Herkes'ler Blogdan Twitter'a akıp dururken, benim doğuştan ters bünyem de beni buraya fırlattı. Kabak gibi boş, kimsenin takip etmediği bir sayfaya yazmanın rahatlığını kullanacağım. Olur da bir gün okuyan 3-5 kişi olursa olur, olmazsa da açıkcası pek derdim değil. Ben nasılsa yazacaklarımdan, yazdığım anda kurtuluyorum, gerisi fasa fiso.
Hangi platformda yazarsa yazsın, bir şeyler "yazma zorunluluğu" hisseden herkesin; toplumda kendini ifade etmekle ilgili bir derdi vardır. Kitap yazanı da, makale-blog yazanı da, Facebook veya Twitter'da yazanı da özünde aynı halt bence. Söyleyeceğin bir şeyler varsa; ya içinde şişireceksin, ya konuşup birilerinin kafasını şişireceksin ya da yazacaksın "gönüllü" birileri okuyup şişecek. Yazmak, konuşmamak ama susmamaktır en nihayetinde.
İşin içinde, birini kazanmak veya kaybetmek kaygısı olduğunda, söylediklerinde özgür olamıyorsun. Herkesin kaybetmekten korktuğu veya karşısına almak istemediği birileri var, ki asıl bunlardır "bizi biz olmaktan alıkoyan." Twitter'daki anlık tepki (mention) anlık kayıp (unfollow) ve anlık beğeni (follow-RT) her ne kadar "ben bunları kaale almıyorum yha!" diyen olsa da, 'nazarımda' yazma özgürlüğünü kısıtlıyor. Sırf kimseyle "dalaşmak istemediğim" için yazamadığım şeyler varsa, demek ki özgür değilim.
Derdim hiçbir zaman beni 'çok kişinin' okuması olmadı ama birilerinin okumasını önemsedim. Anlayacaklarını düşünüp kendimi rahatlattım. Zaten "birileri okusun" derdim yoksa, niye yazdıklarımı paylaşayım; gider evdeki harita-metod defterime yazarım.
Ey okuyucu!.. Bu blogun sahibi, senden bir beğeni veya eleştiri beklememektedir. Ne takdirine ne de çemkirmene ihtiyacı vardır. Beğenirsen okursun, beğenmezsen okumazsın; zorla değil sevgili kardeşim. Söyleyeceğin birşeyler varsa, sen de git bir yerde dükkanını aç, istediğini yaz. Ben nasıl kapına dayanıp da söyleyeceklerimi dinlemen için seni zorlamıyorsam (ki onun için konuşmuyor-yazıyorum) sen de söyleyeceklerini "kapıma" dayanıp zorla dinletme.
Özetle şimdilik buralardayım gibi. Bazen içimde sıkışanları, bazen beğenilerimi, bazen eleştirilerimi, bazen de saçma sapan bir çok şeyleri... en çok da gündemden tahammül ötesini yazarım gibi geliyor.
Hele du bakali noolcek!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)