Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, Rum Sorunu, Alevi Sorunu, Laz Sorunu, Komünist Sorunu, Sol Sorunu, Demokrasi Sorunu... Güzide memleketimde oldu bitti "kimlik sorunları" telaffuz edilir ve bize durduk yerde "ulen ne sorunlu adamlarmışız" hissi yaşatılır.
Sorunu "sorun yaşayanın" kimliğiyle ifade ettiğinizde; o kimlik, otomatikman sorun yaşayan olmaktan çıkıp, sorun çıkaran oluveriyor. Kürt Sorunu dediğinizde sorun çıkaran Kürtler'i, Sol Sorunu dediğinizde sorun çıkaran Solcular'ı "ne yapmak lazım?" diye 'beynimizin gri hücreleri' işlemeye başlıyor. Gri hücre kıtlığı yaşayan beyinler de "sorunu yok etmek = sorun çıkaranı(!) yok etmek" matematiğiyle işlediğinden, sürecin sonunda; sorun yaşayanları yok etmeye çalışmakla sorunlarımızı çözmeye çalışıyoruz.
Misal, Rum Sorunu; Rumlar göç ettirilerek çözüldü(!)
Ermeni Sorunu; Ermeniler göç ettirilerek ve 'göçertilerek' çözüldü(!)
Alevi Sorunu; Aleviler yok edilemeyecek kadar çok olduklarından, 'yok sayılarak' çözülmeye çalışılıyor.
Kürt Sorunu; uzun yıllar (kart-kurt) yok sayıldıklarından, sorun yok yanılgısıyla hareket edildi. Varlıklarını dile getirdikleri gün itibarıyla "sorun çıkaranları(!)" yok ederek 30 yıldır sorunun çözüleceği umuluyor.
Sol Sorunu; 12 Eylül harekâtıyla büyük oranda ortadan kaldırdıklarından, devamında eğitim sistemi ile öğütüldüklerinden çok fazla ses çıkmıyor görünüyor. Kendine gelmeleri kaç yüz yıl alır bilemem ama sorun çıkarırlarsa çözüm belli.
vs.. vs..
Bu güzide memlekette sorun olmayan tek kimlik; Muhafazakâr Sünni Türk
Bu kimliği taşımayan herkesi "sorun" ilan eden Muhafazakâr Sûnni Türk'ün bu bakış sorunu değişmedikçe bütün "Ötekiler" sorunlu olmaya devam edecekler. Bugün biri, yarın öbürü...
(Okuyucuma Önemli Not: Sorun, kimlikler üzerinden yazılmış olup, temel "sınıf sorunu" özellikle bu yazının dışında tutulmuştur.)
27 Ağustos 2012 Pazartesi
27 Temmuz 2012 Cuma
-DU BAKALİ NOOLCEK? (Ebul Fatık El-Mışki)
Yıllar yıllar önce yazılmış Aziz Nesin'in bu hikayesini okuyunca anladım ki uzuuuuuuuuun yıllardır "Du bakali noolcek?" diye merrakla bekleşiyormuşuz.
Üstad, durumumuzu (o günkü, bugünkü, yarınki) eğlenceli bir hikayeyle çok güzel özetlemiş (söz sende Aziz Baba):
Boğaziçi"nin Karadeniz Boğazına yakın Anadolu yakasında, deniz kıyısı üstünde bir çayevi... O çay evinin hemen bütün müşterileri, hep o semtin insanları olduklarından ve oraya sık sık geldiklerinden birbirlerini tanırlar. Çoğu da emeklidir. Emekli olunca konuşmaları doğal olarak geçim sıkıntısı, pahalılık, sürekli zamlar vb konular üstüne oluyor.
O sabah da yine her zamanki gibi önce ev dertlerinden başlayıp ülkenin sorunlarından konuşmaya geçtiler. Hükümet enflasyonu yüzde otuzda tutacağına söz vermişti, oysa yüzde sekseni buldu. Yüzde seksen, ha? Peki ne olacak? Almanya ya, Fransa"ya, İsveç"e işçi gönderdik, yine yetmedi; ta Arabistan"lara, Avustralya"lara işçi gönderdik, yine yetmedi. Şimdi de Sovyetler Birliğine işçi gönderilecekmiş. Gitmeye istekli işçiler öyle yığılmışlar ki, sıra kapmak için birbirlerini ezmişler. Allah Allah!... Yahu, komünist Rusya ya bile işçi gönderecekler ha? Paranın komünisti, faşisti, dini imanı olur mu arkadaş, para paradır, gelsin de nereden gelirse gelsin. Ben komünistin parasını alıp cami yaptırdıktan, kuran kursu açtıktan sonra bir günahı yok ki... Üstelik sevabı bile var.
Peki bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!
Efendim, memleketin bütün gelirleri, aldığımız dış borçların yıllık faizini ödemeye bile yetmiyormuş. Deme yahu... Amerika"dan aldığımız borçlarla, salt eski borçların faizini bile zor ödüyormuşuz. Allah Allah... Bu gidişin sonu nereye varır dostum?
Ayemef diye uluslararası bir kuruluş var ya hani... Evet, işte o uluslar arası para fonu mu ne... Uluslararası demek, ne demek?
Amerika demek... İşte bizim kendi memleketimizde nereye ne yapacağımıza, neyi nasıl yapacağımıza, neyin nasıl yapılacağına, fabrikamıza, yolumuza, her şeyimize, her şeyimize o karar verirmiş... Yok yahu... Bak bunu bilmiyordum... Peki, böyle giderse ne olur...
Her gün, her akşam hep bu konular konuşulur... Her konuşmada aynı sözlerle şaşarlar! Yok yahu!... Allah Allah!...
Çayevindeki emekliler birbirlerine hep yanıtsız kalacak aynı soruyu sorarlar:
-Peki, ne olacak böyle? Bekleyelim görelim. Bakalım, ne olacak?
-Bunun sonu nereye varır böyle? Hep merak ediyoruz. Dur bakalım, ne olacak?
O sabah yine hiç bıkıp usanmadan aynı konular konuşuldu ve çayevindeki herkes birbirine "Dur bakalım, ne olacak?" dedi.
Gün görmüş, dönem geçirmiş, eski Tophane Askeri Sanayi Mektebi"nden yetmişe, yetmişini çok aşkın bir eski işçi emeklisi,
-Dur bakalım, ne olacak deyip duruyorsunuz da, bana bir akrabamızın başına gelenleri anımsattınız.. dedi.
Başlar ona yöneldi. Akrabasının başına geleni merakla sordular. Bu ilgiyi bekleyen işçi emeklisi de olayı şöyle anlattı.
Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi"nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini, petrol zengini Araplara satıyordu ya... İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi Prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bir şey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi"nin seyrine doyum olmaz tepelerden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı, işte öyle bir şey yaptıracak. Derken bu Ebul Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun... Elbet Arap ölçülerinde güzel de olacak.
Ebul-Fatık için satın alacağı tepeyi arayıp bulan komisyoncular, bu kez de ona kız aramaya başlamışlar. Ebul-Fatık"ın aradığı kızda aradığı koşullar var: Genç olacak, kız oğlan kız eline erkek eli değmemiş olacak ve gayette saf olacak. Bu zamanda İstanbul"da böyle kız bulmak kolay mı? Ebul-Fatık da zaman da para da çok, ille de aradığını bulacak. Aracılar, ısmarlanan kızı araya dursunlar, Ebul-Fatık da bir yandan çat pat Türkçe öğreniyor ki, evleneceği kızla "yat, kalk, uzan, dön" falan filan gibi kendisine gerekli olan bir kaç söz konuşabilsin.
Ebul-Fatık"a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor. Süt beyaz tenli, lahmacun bedenli, kalçaları enli bir lokum olacak. Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş. İşte biz Ebul-Fatık"ı bu ilişkiyle tanıdık. Çünkü, Ebul-Fatık"ın ayılıp bayılarak beğendiği kız, bizim hanımın uzak bir akrabasının kızı... Kız tam da Ebul-Fatık"ın istediği gibi, on yedi yaşında, kuran kursunda yetişmiş, akça pakça, yandan çarklı kalçalar... Saflığına gelince, aptaldan bir parmak yukarıda saf... Ebul Fatık"ı da bir görseniz, korkudan dudağınız uçuklar. Kızın babasından yaşlı. İnsan kılığındaki bu çirkinlik anıtını gören biri öyle şaşmış ki, iki elini gökyüzüne kaldırıp "Hey kurban olduğum Allah, sen nelere kadir değilsin.." diye şaşkınlığını belirtmiş. Üstelik memleketinde üç mü, beş mi - kesin sayısı saptanamadı- karısı olduğundan bu kızı hükümet nikahıyla değil, imam nikahıyla alacak. Her neyse efendim, bu Ebul-Fatık, kızla evlendi.
Saf kız, çok yoksul bir ailenin çocuğu olduğundan, evlenip de o lükse, o görkeme kavuşunca çok mutlu oldu. Kocasının adı Ebul Fatık el-Mışkı çok uzun olduğundan, kızın ailesi ana kısaca Fıtık amca diyor. Hem de Fatık Bey deyince, Arabın adı azbuçuk Türkçeleşmiş oluyor. Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı...
Biz de hanımla iki kez evlerine gittik. Boğazın tepesindeki o köşk yapılana dek, Nişantaşı"nda lüks daire satın almış, daireyi de kızın üstüne yapmış. Biz Fıtık Amca"yı orada tanıdık.
Gel zaman git zaman... Bundan sonra olanları bana hanım anlattı. O da, Fıtık amcanın genç karısından duymuş. Çünkü kadın olup biteni her önüne gelene anlatıyormuş.
Fıtık Amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşafla geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısının kadın akrabalarıyla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, Fıtık Amcanın evde olmadığı zamanlar kızın canı sıkılıyor. Kıskanç Amca, bir yandan da karısını eve hapseden koca izlenimi vermek istemiyor çevresine. Karısına güvenen bir koca görünümünde... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için, çok uzaklara gitmemek koşuluyla, sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın buna çok seviniyor, ama sokakta ne yapsın tek başına? Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. Karar vermek kolay değil. Gitme dese, karısına baskı yapmış olacak. Git demeye de içi elvermiyor. Birlikte gitmeleri hiç uygun değil. Sonun da şöyle diyor:
-Avet... Müsade var... Velakin avvalden ben görecek, bilahara sen...
Fıtık Amca, o dolaylardaki sinamalarda oynanan bütün flimleri seyredip "Hazreti Ömer"in Adaleti" adlı yerli filimi görebileceğini söylüyor. Necmiye... Genç kadının adı. Gidiyor sinemaya... Fıtık Amcanın içi pırpır... Ertesi akşam eve dönüyor. Oh, şükür Necmiye evde.
-Necmiyaa?
-Efendim.
-Ne yaptın ben yokken?
Necmiye yanayakıla anlatmaya girişiyor!
-Ah,sorma...
Nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
-Ne oldu Necmiya?
--Öyle bir şey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
-Ne geldi başına?
Necmiya saf saf anlatıyor!
-Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
-Şok güzel.
-Çıktım sokağa
-Avet?
-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
-Bir harif?
-Evet... Ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. Ben gidiyorum o da gidiyor. Dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.
Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da şaşmış görünür!
-Allah allah.. Ban da şok merak ettim. Du bakalim n"olecak?
-Ben gidiyorum, o gidiyor... Böööyle yanımda. Dibimden ayrılmıyor. Dur bakalım n"olacak diyorum içimden...
-Fasuphanellah... Du bakali n"olecak?
-Bileti alıyorum, o senin dediğin sinemaya girdim,adam da girmez mi?
Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:
-Ve minelgaraip.. Du bakali n"olecak? Sonra?
-Sonra ben oturdum. O da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
-Hayret! Du bakali n"olecak?
-Işıklar söndü, filim başladı.
-Eeee anlat Necmiyaa?
-O herif elini bacağıma atmaz mı?
-Ne diyorsun, velacaip...
-Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! Şaştım kaldım...
-Ne yapacak?
--Bilmem ben de onu merak ediyorum ya... Dur bakalım, n"olacak diye bekliyorum.
-Vallahi ban da merak ettim yahu... Du bakali n"olecak, diye bekliyorum.
-Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan
merak etmez misin?
Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da karısına uyup soruyor!
-Nacmiya, du bakali n"olecak?
-Sonra "Hazreti Ömer in Adaleti" bitti. Lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
-Sonra, harif da?
-Evet.
-Velacaip ve minelgarip... Du balali n"olecak?
-Çıktım sinemadan, o da çıktı. Ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
-Aman Necmiya, vallahi şok merak ettim. Du bakali n"olecak?
-Ben de merak ediyorum. Ben köşeyi saptım.
-Harif da saptı mı?
-Saptı.
-Anlat şabuk Nacmiya, şok meraklı.
-Bizim apartmanın kapısından girdim, herif de girdi. Dur bakalım, n"olecak diye merak
içindeyim.
Fıtık Amca ter içinde...
-Sonra?
-Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
-Vay harif vay!...
-Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
-Harif da yallah içeri?
-Evet
-Du bakali n"olecak... Aman anlat şabuk Nacmiya...
-Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
-Ne diyorsun Nacmiyaa... Du bakalı n"olecak?
-Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?
Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:
-Ayvaaaaah! Du bakali n"olecak?
-Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
-Aman Nacmiyaa, vallahi meraktan şatlayacak ban... Söyle şabuk, ne oldu Nacmiya?
-Hiiç canım... Bir şey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.
Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.
-Yok yahu... Peki, ne oldu Nacmiyaa? Ne yaptı?
-Aynen senin her gece yaptığını...
Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bir şeyin geldiğinden bile haberi yok ki... Döğse olmaz. Kovsa olmaz.
Erkekliğe toz kondurmamak , yiğitliğe krem sürdürmemek için Fıtık Amca şöyle der:
-Amaaaaan Nacmiya, ban da muhim bişey zannediyordum. Du bakali n"olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç möhim değil.
Olayı anlatan yaşlı işçi emekçisi,
-İşte böyle arkadaşlar, diye sözü bağladı, bütün bu olup biteni kadın saf saf her önüne gelene anlatıyormuş. Bizim hanım da kendisinden duymuş.
Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi,
-Yahu, hiç anlayamadım, dedi, sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? Kel mana?
İşçi emeklisi,
-Her gün burada laflayıp laflayıp da sonunda "Dur bakalım, n"olacak?" diye merak edip soruyorsunuz ya, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım.
Çayevindekilerden bir kahkaha koptu.
İşçi emeklisi ekledi:
-Velakin hiç mühim değil.
22 Mayıs 2012 Salı
Türkiye Cumhuriyeti A. Ş.
Hazır Anayasa yeniden yazılıyorken, "Şirket" olma seçeneğini atlamamak lazım. Zaten Başbakanımız "Türkiye'yi pazarlamak benim görevimdir" dememiş miydi? Hazır Başkanlık sistemi de konuşuluyorken şirket olup, Beyefendi'yi de Yönetim Kurulu Başkanı yapıverelim. Hem parti tüzüğündeki "3 kez seçilen bir daha seçime giremez" kuralını bozmamış oluruz hem de Anayasa tüzzükten önemli değil ya!
-Mesela arsamızı yabancıya mı satacağız? Yasa 2 hektardan fazlasını satamazsın demeyecek, "istersek 30 hektar satarız kardeşim, mal bizim değil mi" diyeceğiz, bitecek.
-Mesela İstanbul Boğazını mı satacağız? Vereceğiz "Sahibinden Satılık Galataport" ilanı, Arap Şeyhi, bol bulduğundan sürecek şirket kasamıza, yapacağız noterden satışı.. olsun bitsin.
-Mesela personel (memur neymiş) %16 zam mı istiyor? Vereceğiz %3 olmadı 3,5.. İster çalışsın, ister anasını da alıp gitsin başka ülkede üçbuçuk atıp çalışsın.. bize ne?
-Mesela ucuz işçi mi bulamıyoruz? Eğitimi 4+4+4 yapacağız, çocukların %50'si ilkokuldan sonra çalışacak, yan gelip yatmayacak. Şirket, yan gelip yatma yeri değildir.
-Mesela Tiyatrolar kâr etmiyor mu? İşletmeyiz kardeşim biz, kâr etmezse satacağız gitsin. Oyunsa, biz kralını oynarız!.
-Mesela Özel hastaneler ucuza doktor çalıştıramıyor mu? Doktoru tek yerde çalışmaya mecbur kılacağız, ithal doktor getirteceğiz, kimse "gık"diyemeyecek.
-Mesela özgürlük mü istediler? Göndereceğiz Silivri tesislerine; "buyur, burda istemediğin kadar özgürsün" diyeceğiz.
-Mesela Roboski (Uludere)'de 34 kişi mi öldü(rüldü)? Vereceğiz tazminatlarını, düşeceğiz şirket hesabından, defter kapanacak. Kimse vıdı vıdı edemeyecek!
Bunları parlamenter demokrasinin olduğu bir ülkede yaptığını düşünsene; isyan çıkar, devrim olur.
Mesela halk; "Artık yeter!." mi dedi; vereceğiz artık'ları, yetecek!.
-Mesela arsamızı yabancıya mı satacağız? Yasa 2 hektardan fazlasını satamazsın demeyecek, "istersek 30 hektar satarız kardeşim, mal bizim değil mi" diyeceğiz, bitecek.
-Mesela İstanbul Boğazını mı satacağız? Vereceğiz "Sahibinden Satılık Galataport" ilanı, Arap Şeyhi, bol bulduğundan sürecek şirket kasamıza, yapacağız noterden satışı.. olsun bitsin.
-Mesela personel (memur neymiş) %16 zam mı istiyor? Vereceğiz %3 olmadı 3,5.. İster çalışsın, ister anasını da alıp gitsin başka ülkede üçbuçuk atıp çalışsın.. bize ne?
-Mesela ucuz işçi mi bulamıyoruz? Eğitimi 4+4+4 yapacağız, çocukların %50'si ilkokuldan sonra çalışacak, yan gelip yatmayacak. Şirket, yan gelip yatma yeri değildir.
-Mesela Tiyatrolar kâr etmiyor mu? İşletmeyiz kardeşim biz, kâr etmezse satacağız gitsin. Oyunsa, biz kralını oynarız!.
-Mesela Özel hastaneler ucuza doktor çalıştıramıyor mu? Doktoru tek yerde çalışmaya mecbur kılacağız, ithal doktor getirteceğiz, kimse "gık"diyemeyecek.
-Mesela özgürlük mü istediler? Göndereceğiz Silivri tesislerine; "buyur, burda istemediğin kadar özgürsün" diyeceğiz.
-Mesela Roboski (Uludere)'de 34 kişi mi öldü(rüldü)? Vereceğiz tazminatlarını, düşeceğiz şirket hesabından, defter kapanacak. Kimse vıdı vıdı edemeyecek!
Bunları parlamenter demokrasinin olduğu bir ülkede yaptığını düşünsene; isyan çıkar, devrim olur.
Mesela halk; "Artık yeter!." mi dedi; vereceğiz artık'ları, yetecek!.
20 Mayıs 2012 Pazar
büyüyünce ne olacağımı evde unuttum!.
Çocukken "büyüyünce ne olacaksın?" diye sordularsa, (sormadıkları tek çocuk değilsem) cevabımı hatırlamıyor olmam; çocukluğumun çok geride kalmasından mı, yoksa 'o zamanki çocuğun' hayallerini gerçekleştiremediğim için o çocuğun intikamı mı bilmiyorum. Bildiğim şey, insanlar büyüdükçe hayalleri küçülüyor ve en nihayetinde "gerçek budur" diye dayatılan sınırlara yerleşiyor.
3 yaşındayken "aydede" olabilirsin, 7 yaşına geldiğinde astronot, 12 yaşında en iyi ihtimal pilot, 18'ine geldiğinde anca ÖSS veya YGS'de (veya o anda hangi 3 harfle kısaltılmışsa) kaç puan alacağının hesabını yaparsın. Çünkü artık sistem; gerekliliklerin, isteklerinden daha önemli(!) olduğunu enjekte etmiştir.
Elde etmek istediğin iyi ev, iyi araba, çok para.. hatta iyi eş, donanımlı çocuk, sağlam eş-dost vs.. için puan hesabı yapman, "hayatını kazanmaya" bakman gerekir. Çünkü hayat; satın alınabilecek pahalı metalardır, hayallerle uğraşamaz. Önemli olan "başarılı" olman saygın bir mesleğinin olması ve insanların sana değer vermesidir. "Değer vermek" dedikleri "paha biçmek" aslında; ancak çok para kazanıyorsan, makam-mevki sahibiysen bu değeri elde edebilirsin.
Maçı kazanırsın, yarışmayı kazanırsın, sınavları kazanırsın, puanları kazanırsın, kızı elde edersin, işi elde edersin, araba alırsın, ev alırsın, kat-yat alırsın... hayatı kazanırsın. Taa ki "o çocuğun" hayal ettiği 'hayatı kaybedene' kadar, öğrettikleri her şeyi kazanırsın.
Hayatı yaşamak yerine hayatı kazanmak düsturu, bünyeye o kadar yerleşir ki, kazanmadığın hiçbir şeyi yaşamış saymazsın
Ben hayatı kazandım ama büyüyünce ne olacağımı da unuttum; şimdi akşamın bir körü, o küçük çocuğun hayallerini hatırlamaya çalışıyorum. Kazandıklarımı geri versem, kaybettiklerimi alabilir miyim?
Hala "büyüyünce ne olacaksın?" diye soruyorlarsa; 'büyümek, küçükken ne olduğunu unutmak'tan başka bir şey değil.
3 yaşındayken "aydede" olabilirsin, 7 yaşına geldiğinde astronot, 12 yaşında en iyi ihtimal pilot, 18'ine geldiğinde anca ÖSS veya YGS'de (veya o anda hangi 3 harfle kısaltılmışsa) kaç puan alacağının hesabını yaparsın. Çünkü artık sistem; gerekliliklerin, isteklerinden daha önemli(!) olduğunu enjekte etmiştir.
Elde etmek istediğin iyi ev, iyi araba, çok para.. hatta iyi eş, donanımlı çocuk, sağlam eş-dost vs.. için puan hesabı yapman, "hayatını kazanmaya" bakman gerekir. Çünkü hayat; satın alınabilecek pahalı metalardır, hayallerle uğraşamaz. Önemli olan "başarılı" olman saygın bir mesleğinin olması ve insanların sana değer vermesidir. "Değer vermek" dedikleri "paha biçmek" aslında; ancak çok para kazanıyorsan, makam-mevki sahibiysen bu değeri elde edebilirsin.
Maçı kazanırsın, yarışmayı kazanırsın, sınavları kazanırsın, puanları kazanırsın, kızı elde edersin, işi elde edersin, araba alırsın, ev alırsın, kat-yat alırsın... hayatı kazanırsın. Taa ki "o çocuğun" hayal ettiği 'hayatı kaybedene' kadar, öğrettikleri her şeyi kazanırsın.
Hayatı yaşamak yerine hayatı kazanmak düsturu, bünyeye o kadar yerleşir ki, kazanmadığın hiçbir şeyi yaşamış saymazsın
Ben hayatı kazandım ama büyüyünce ne olacağımı da unuttum; şimdi akşamın bir körü, o küçük çocuğun hayallerini hatırlamaya çalışıyorum. Kazandıklarımı geri versem, kaybettiklerimi alabilir miyim?
Hala "büyüyünce ne olacaksın?" diye soruyorlarsa; 'büyümek, küçükken ne olduğunu unutmak'tan başka bir şey değil.
18 Mayıs 2012 Cuma
herkes gider mersin'e, ben giderim tersine
Bir süredir (artık ne kadar süreyse, bakmaya üşendim) Twitter'da @MuzoChe olarak 140 karakterle 'diyeceklerimi' yazıya döküyorum ama baktım "yoğarkadaş böyle olmuyor" dükkanı kapattım. Amma velakin bünye alışmış "illa yazacak" ya, kendimi burada buluverdim.
Herkes'ler Blogdan Twitter'a akıp dururken, benim doğuştan ters bünyem de beni buraya fırlattı. Kabak gibi boş, kimsenin takip etmediği bir sayfaya yazmanın rahatlığını kullanacağım. Olur da bir gün okuyan 3-5 kişi olursa olur, olmazsa da açıkcası pek derdim değil. Ben nasılsa yazacaklarımdan, yazdığım anda kurtuluyorum, gerisi fasa fiso.
Hangi platformda yazarsa yazsın, bir şeyler "yazma zorunluluğu" hisseden herkesin; toplumda kendini ifade etmekle ilgili bir derdi vardır. Kitap yazanı da, makale-blog yazanı da, Facebook veya Twitter'da yazanı da özünde aynı halt bence. Söyleyeceğin bir şeyler varsa; ya içinde şişireceksin, ya konuşup birilerinin kafasını şişireceksin ya da yazacaksın "gönüllü" birileri okuyup şişecek. Yazmak, konuşmamak ama susmamaktır en nihayetinde.
İşin içinde, birini kazanmak veya kaybetmek kaygısı olduğunda, söylediklerinde özgür olamıyorsun. Herkesin kaybetmekten korktuğu veya karşısına almak istemediği birileri var, ki asıl bunlardır "bizi biz olmaktan alıkoyan." Twitter'daki anlık tepki (mention) anlık kayıp (unfollow) ve anlık beğeni (follow-RT) her ne kadar "ben bunları kaale almıyorum yha!" diyen olsa da, 'nazarımda' yazma özgürlüğünü kısıtlıyor. Sırf kimseyle "dalaşmak istemediğim" için yazamadığım şeyler varsa, demek ki özgür değilim.
Derdim hiçbir zaman beni 'çok kişinin' okuması olmadı ama birilerinin okumasını önemsedim. Anlayacaklarını düşünüp kendimi rahatlattım. Zaten "birileri okusun" derdim yoksa, niye yazdıklarımı paylaşayım; gider evdeki harita-metod defterime yazarım.
Ey okuyucu!.. Bu blogun sahibi, senden bir beğeni veya eleştiri beklememektedir. Ne takdirine ne de çemkirmene ihtiyacı vardır. Beğenirsen okursun, beğenmezsen okumazsın; zorla değil sevgili kardeşim. Söyleyeceğin birşeyler varsa, sen de git bir yerde dükkanını aç, istediğini yaz. Ben nasıl kapına dayanıp da söyleyeceklerimi dinlemen için seni zorlamıyorsam (ki onun için konuşmuyor-yazıyorum) sen de söyleyeceklerini "kapıma" dayanıp zorla dinletme.
Özetle şimdilik buralardayım gibi. Bazen içimde sıkışanları, bazen beğenilerimi, bazen eleştirilerimi, bazen de saçma sapan bir çok şeyleri... en çok da gündemden tahammül ötesini yazarım gibi geliyor.
Hele du bakali noolcek!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)